Karakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2014 Çarşamba

"AŞK KALPLERİN CENAZESİDİR" - Tribute to "Funeral Hearts" of Him...

Sevgililer Günü hatrına Him'den gelsin: "Love is the funeral of hearts"-- Karakalem sayı 8, Ekim 2008 yazımdan..



GÜNAHLARINI DA YANINDA GETİR VILLIE, BEN SENİN TENİNİ BEYAZ
SEVİYORUM…

Macar kadınlarının nam salmış kızıl saçlı, ateşli karakteri, Drakula’yı ve Bathory’i bağrından
çıkarmış kan ve güzelliği, Finlandiya’nın soğuk ikliminin şekil verdiği dondurucu güzellikteki
beyaz teni ile sevişir… Bu uyumdan, yüzünde ve tok sesinde taşıdığı tüm gotikliği ile bir mucize doğuverir...

Günahlarını da yanında getir Villie,
Ben senin tenini beyaz seviyorum
Süt gibi kokmasını

Küçüktüm ufacıktım, Ville Hermanni Valo’ya bu satırları yazmıştım… Bir adamın güzelliği
karşısında hiç böyle büyülenmemiştim… Sahnedeki karizması; tüm hücrelerime inen, içime
işleyen, tüyler ürperten sesi; dudaklarıyla seviştirdiği sigarasını içine çekişi… Hepsi birbirini
tamamlayan bir ritüelin parçalarıydı sanki…

Rüyamda bana şarkılar söylediğini görürdüm…

…Sol elinde biran, sağda ise, dudaklarınla seviştirdiğin sigaran Villie, gözlerin kısık, kafan
karışık, dumanlı. Öylece salınmasın müzik eşliğinde, saçların dağılmış… Siyah kolları uzun
hırkan, bir omzundan düşer gibiyken -hangisi olduğu önemli değil inan-mırıldanmalısın yine,
tam da bizi anlatan, senin herkesten güzel söylediğin “Wicked Game” şarkısını… Bakmalısın
delici gözlerinle, acımasızca, bir o kadar da istekli… Sigarandan bir nefes çekip, ölmüş gibi
yorgun ama bir o kadar iyi, bir melek kadar hafif, yanıma yaklaşmalısın…

Kırmızı kadifeni giy Villie,
Ben senin tenini beyaz seviyorum,
Süt gibi kokmasını…





VE LOVE METAL YARATILIR…

Villie tarafından salt sevgiliye ve aşka yazılan şarkılar ve HIM’in müziği ortaya Love Metal diye bir alt kategori çıkardı ve bu tarzın tanımını oluşturdu. Grubun kendine has gotik ve melankolik stili, geldikleri soğuk İskandinav iklimi ile paralel olarak tüm video kliplerinde de kendini gösterdi.

Kliplerinde genelde mistik mekanlar – The Sacrement, Buried Alive By Love, And Love Said No, In Joy and Sorrow’da olduğu gibi gotik bir şato veya bos büyük barok tarzda bir ev-, soğuk beyazlığın hakim olduğu karlı veya buzlu ortamlar –Join Me In Death, Wicked Game, The Funeral of Hearts’taki gibi buzdan bir kale, karlı bir orman- hakim olup, giyilen kıyafetler de bu soğuk mizaçları daha da baskın karakterler haline getirir. Beyaz tenlerine tezat, solgunluğu daha da öne çıkaran genelde siyah tonları kullanılır kliplerde. Zaman zaman kırmızı kadife, tüller, danteller, fularlar da sahneye anlam katan diğer gotik öğelerdir.
“AŞK KALPLERİN CENAZESİDİR”

                                              
Fince’de Valo, ışık anlamına geliyor. Bu anlamda soyadıyla bir uyum içerisinde parlıyor Villie
sahnede… Yazdığı müthiş şarkı sözlerindeki melankolik, gotik havanın ve içinde barındırdığı
dipsiz karanlığın yanı sıra, en sevdiği filmin The Nightmare Before Christmas olması ve idolleri arasında Edgar Allen Poe’nun bulunması nedeniyle Karakalem okuyucularından ayrıca bir saygıyı hak ediyor diye düşünüyorum.

“Love is the funeral of hearts and an oath for cruelty ” der Villie bize, “Aşk kalplerin cenazesi ve zalimlik için bir yemindir” ve tam da burada anlatmak istediği, aşık olmanın insanın kalbini öldürdüğüdür… Zalimliğin sınırlarını zorladığı yerdir aşk… Aşk şefkat için bir yalvarış, bir yakarıştır. O kalp artık senin değildir, bir tabuta konmuş ve yakılmayı beklemektedir. Bu anlamda aşk, kalplerin cenazesi, aşıkların da katilidir.

Şarkı sözlerinin hiç bu kadar melankolik ve romantik olduğu olmuş muydu? “Hayallerinin ve umutlarının tepesi üzerinde parlayan güneşti kız; oldukça kırılgan, seni ışığıyla boyayan aydı erkek; savunmasız ve solgun”

SAHNEDE: GONE WITH THE SIN!

HIM’in Amerika’da altın plak kazanan ilk Finli rock grubu olmayı başarmasında, solisti
Villie’nin yazdığı melankolik; damardan sözleri kadar, güçlü karizmasının da etkisi oldukça
büyüktür.
rock am ring- "gone with the sin"
Bu karizmanın tavan yaptığı ve Villie’nin görüntüsünün kafama kazındığı anlardan biri,
Rockpalast’ta gerçeklesen MTV’nin düzenlediği Rock am Ring konserinde tam da Gone With the Sin’i seslendirdiği zamandır. O derin elektrogitar solosu eşliğinde, sislerin arasından belirir üzerinde “your pretty face is going to hell” yazılı uzun ceketi, bembeyaz yüzüne doğru esen hafif rüzgar ile savrulan saçları ve husky gözleri… mikrofona yapışan dudaklarından dökülen “I love your skin ohh so white” sözleri… Tanrım! O nasıl bir ses? Nasıl derin, nasıl iç gıcıklayıcı…

Şarkıya başladığı anda yok oluyorsunuz, ayağınızın altından toprak kayıyor ve bir girdap alıyor sizi içine, dönmeye dönmeye ve dönmeye başlıyorsunuz… adamın güzelliğinden, sesinden sarhoş, şarkının sözleri sizi defalarca kurşunluyor sanki… öyle acayip bir şarkı Gone With the Sin, öyle acayip bir adam Villie…



OYNAMAK İÇİN KÖTÜ BİR OYUN BU VILLIE

Villie Hermanni Valo’nun biyografisine burada değinmedim, internette her yerde bulunabilecek bir şeyi yazmanın anlamı olduğunu düşünmüyorum. Zaten eminim takipçileri bunları çoktan biliyorlardır. Artık Villie’nin bir zamanlar babasının erotik shop’unda çalıştığını ve biyoloji öğretmenine bile ürün sattığını bilmeyen kalmamıştır herhalde.
Asıl önemli olan, Villie’nin geçmişinden çok, su anda üzerimizde yarattığı etkidir. Bize verdiği sersemlik duygusu ve bundan kurtulmak istemeyişimiz aksine ona kolayca teslim oluşumuzdur. Ulaşamayacağınız bir güzelliğe duyulan özlemdir ve erişilemez bir hayal olduğu için bu kadar güzel olmasıdır önemli olan. Sahnede kendinden emin, cool, bir o kadar sert ama bir melek kadar ruhsal ve kutsal Villie. Bazen bir uyuşturucu gibi, bağımlılık yaratıyor… Bıraksanız da, zaman zaman azar dozlarla almanız gerekiyor. Yavaş yavaş, sakin, hüzünle karışık… Acımasız aska karşı…

Oynamak için tehlikeli bir oyun bu Villie… Oldukça mazoşist… Hem aşka düşmek istiyorum,
hem de canımı çok acıtıyor. “What a wicked game to play” Villie, hiç böyle hissetmemiştim, kötü olduğunu bile bile seni düşlüyorum. Benim böyle hissetmeme izin verdiğin için suçlusun, aşk hakkında gerçekleri söylediğin için günaha girdin Villie. “Burry me deep inside your heart” dediğin için gömüyorum aşkımı kalbimin en derin mahzenlerine, kapatıyorum üzerini buzdan demirlerle. Benimle ölüme katılır mısın, dünya yanarken ben rüzgar olmak istiyorum desem, beni dönüştürebilir misin? Evet aşk yüzünden canlı canlı gömüldüm Villie, bunu anlattığın için suçlusun, bunu yüzüme vurduğun için günaha girdin Villie.

Ama yine de; sol elinde biran, sağda ise, dudaklarınla seviştirdiğin sigaran… Gözlerin kısık,
kafan karışık, dumanlı… Öylece salınmasın müzik eşliğinde, saçların dağılmış… Sigarandan bir
nefes çekip, ölmüş gibi yorgun ama bir o kadar iyi, bir melek kadar hafif, yanıma
yaklaşmalısın…

Günahlarını da yanında getir Villie,
Ben senin tenini beyaz seviyorum
Süt gibi kokmasını
Kırmızı kadifeni giy Villie,
Ben senin tenini beyaz seviyorum,
Kanının şarap gibi tatmasını…



22 Temmuz 2010 Perşembe

Altay öktem'in kaleminden Karakalem yazarlarına ithafen

ilk gün..ekibin bir kısmı... ilk kısmı:)


Karakalem... devam etseydi bu Kasım'da 3. yaşını kutlayacaktık... Orada aylar hatta 2 sene önce yazdığım yazıların yansımalarını hala alıyorum... Güzel bir deneyim, eşsiz bir dergiydi Karakalem... Madalyonun öbür yüzüydü Karakalem... İyi işler yaptık, hep birlikte... Burdan bir kez daha teşekkür etmek isterim dergide emeği geçen, kalem oynatan, yürek koyan, yoldaş olan herkese...

cheers!
melikeaslı...

Altay öktem'in kaleminden Karakalem yazarlarına 1. yıl anısına ithafen...

Macera, Altay Öktem’in Yüxexes dergisinin içinde, dört sayfalık, sadece okurlardan gelen şiirleri ve kısa metinleri yayınladığı bir bölüm hazırlamasıyla başladı. Bir zamanlar Hey dergisinde İlhan İrem’in yaptı gibi… Ama bir yıl içinde Karakalem adlı minik bölüm kabuğuna sığmadı, taştı. Hayatı, sanatı, edebiyatı, müziği, çizgiromanı, sinemayı, velhasıl her bir şeyi başka bir gözle gören, başka bir zevkle takip eden ve durmadan üreten insanların sayısı sandığımızdan da çokmuş meğer. Güven Erkin Erkal start verdi, Altay Öktem kolları sıvadı, Melike Aslı, Zeynep, Kaan, Suat, geçen yıl kaybettiğimiz, sevgili dostumuz Metin Demirhan, tiyatro çalışmaları yüzünden Karakalem’in ilk birkaç sayısından sonra, bir süreliğine yazılarına ara veren Özge Öztürk, derken daha birçok kişi, dört elle sarıldı Karakalem’e. Üç ayda bir yayınlanacak mevsimlik bir dergi planlayıp ilk sayının tarih bölümüne de Sonbahar 2007 yazmıştık. İlk sayı üç ayda değil, on beş günde tükenince, bu böyle olmayacak dedik, Karakalem’i aylık bir dergi olarak yayınlamaya karar verdik. Zaten o arada Merve, Rafet, Veysel, Sandi, Handan, Sibel, Mahir… Hepsi de çekmişti kalemlerini kınından… Sonra, adlarını buraya sığdırmanın mümkün olmadığı kadar kalabalık bir yazar kadrosu oluştu Karakalem’de…

Böyle böyle 1 yılı geride bıraktık. Yüxexes’teki sayfaları da sayınca; aslında 2 yılı!

Derken beklenmedik gelişmeler oldu, karakalem Rock Art Yayıncılık bünyesinden ayrıldı. Kasım, Aralık 2008’de yayınına ara vermek zorunda kaldı… Şimdi başka bir oluşumun içinde, hayata yeniden ve yine tam ortasından katılmak üzere Karakalem. Ocak 2009’da fünyeyi çekti, Şubat 2009’un ilk günlerinde elinizi –belki ruhunuzu da- kapkaraya boyamak için hazır.

Karakalem Kasım ayında yayınlanabilseydi eğer, “1 Yaşındayız; Aslında 2” adlı bir yazıyla küçük çaplı bir kutlama gerçekleştirecekti sayfalarının arasında. Olmadı!

Aşağıda, derginin mutfağında yer alan, Karakalem’le yatıp Karakalem’le kalkanların sadece bir kısmı var. Çünkü, hepimiz herkesin bir kısmıyız zaten. Devamı Kasım 2009’da… “Karakalem 2 yaşında, Aslında 3” diyebileceğimiz bir anda, yine karşınızda…


Güven Erkin Erkal

Uyurken bile koşuşturabilme yeteneğine sahip tek canlı. Aynı anda hem Bostancı'da, hem Bağcılar'da, hem yanımızda olduğuna çok rastlanmıştır. Bir çeşit yoktan var edici. Rock müziğin posası kalsa, ondan bir efsane çıkarabilecek tek adam. Türünün tek yayıncısı, tek DJ’si, tek programcısı. Şimdi buradaydı...

Mehmet Turgut

Fotoğraf makinesiyle dünya baştan aşağı değiştirilebilir mi? Sonuçta, iyi kötü bir makine işte! Göz... Ardındaki göz! Koyu kıvamlı dâhi. On saniyede insanı çıplak bırakabilen, ruhunun kalıbını çıkartabilen bir sarraf. Ruh avcısı. Fotoğraf çekmiyor aslında; insanın ardındakini öne çıkartıyor. Dünya diyorum, sahiden değişiyor. Deklanşöre dokunan bir parmakla!


Deniz Durukan

Kayaya çarpınca sevinen insanların şiirini yazıyor. Dağılan hayatları tek dizede toparlıyor, bir tek mermiyle yüz kişiyi vurabiliyor silahı. Siyah giyinen "iyiler"in kaydını tutuyor, incelikle geçiriyor tarihe. Önünde herkesin ruhunu boşalttığı bir röportaj ustası. Herkes zorla değil, özellikle konuşmak istiyor; kendini çıplaklaştırıyor karşısında. Dil çözme üstadı. Kontrol Kulesi'nden tüm rock gruplarına sihirli sözcükler saçıyor.


Zeynep Çolakoğlu


Karanlıklar prensesi. Siyahın egemenliğini dünyaya taşıyan bir çeşit Demon. Büyülü gözleri hep uzağı görüyor. Tuhaf bir tılsım taşıyor ruhunda; Kuzey'in buzullarından incelikle yontulmuş. Black metalin ve mitolojinin fantastik savaşçısı.


Kaan Koç

Doğuştan şair. Sadece şiirlerinde değil, müzikle, edebiyatla, sinemayla ilgili her alanda sözcüklere at koşturuyor. Yazdığı hiçbir sözcük düşmüyor eyerden. Düşse de kırılmıyor. Kıvrılıp başka bir şeye dönüşüyor. Yaşarken çekingen ama yazarken kamçısını ustaca kullanıyor.



Melike Aslı Şahinsoy

Hiç kimse bu kadar güzel gülemez! Hiç kimse kalemini dünyanın ekseni etrafında bu kadar hızlı döndüremez. Sevdiği yönetmenleri, sevdiği grupları, sevdiği yazarları yakaladığı bir mıknatısı var. Hepsini kendinle yüzleştiriyor. Üslup ustası.


Rafet Arslan

Kirli ara sokakların kibar stüasyonisti. Hem yazılı hem çizili (duvar yazısı mesela) metinleri elindeki sihirli değnekle yöneten bir orkestra şefi. Sokağı seven insan olabilir ama sokağın sevdiği insan nadirdir. Sadece gerçeküstücü değil; varlığıyla gerçeküstü.


Altay Öktem

Hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmiyor kendini. Hepsi bu.


Veysel Çolak

Hem müzisyen, hem yazar, hem kaçık. Hayat zincirinden boşanmış gibi dökülüyor kucağına. Kucağı hep açık. Fırtına gibi giriyor aramıza, fırtına gibi kayboluyor. Bol bir neşe bırakıp ardında.


Handan Ateş

İki sözcüğün arasındaki en sertleşmiş mesafeyi eliyle koymuş gibi bulur. Erken façalanmış ve bacakları hep açık bir üslubun tamircisi.


Sandi

Aykırı hayatların fenomeni. İçindeki patlamaların da, punk'lamaların da ardı arkası kesilmiyor. Evlere, sokaklara, dükkânlara, kasabalara, kentlere, sur diplerine, hatta trenlere bile sığamıyor. Nedensizce kompartımanlardan atlıyor Ama yaralanmıyor. Bedenini bilmem, ruhu yaralanmıyor.


Sabri Kaliç

Şeytan’ın Türkçe konuştuğunun canlı kanıtı. Akıl almaz filmlerin yönetmeni. Tek kareden film yapabilen ama tek kelime etmeden duramayan ters dâhi.


Sibel Torunoğlu

Travesti Pinokyo'ların, ruhunda gezdirdiği koğuş arkadaşlarının eşsiz dostu, kendi içinde kıvranan sözcüklere tılsım taşıyan bir ermiş. Şizofreninin bir dilden öte üst-dil olduğunun habercisi. Sözcükleri uçuşturmayan, aksine, uçuşan sözcükleri yakalamayı beceren usta bir anlatıcı.


Mahir Karayazı

Kara'ya ve yazı'ya duyduğu sevdadan ötürü soyadına veda eden, şiirinin ritmine bendir sesi katabilen dil sihirbazı. Aynı bünyede hem konuşkan yalvaç, hem suskun ermiş edası taşıyabilecek kadar coşkulu ve yorgun. Ney gibi.


Çağlar Can Cengiz

Kısa metraj filmlere uzun uzun bakabilecek kadar keskin gözleri var. Sessiz ama asla sedasız değil. Kıvrımlı yollarda dümdüz yürüme ustası. İşin tuhafı, tökezlemiyor da!


Suat Başkır

Hem kalem erbabı, hem hayatı parmağında oynatacak kadar haylaz. Her yazısından sonra, okuyanı, hangi kalemle yazdın, ne tür bir mürekkep bu dedirten bir düzyazı sihirbazı. İlkçağ filozoflarından milenyumun sapkınlarına kadar herkesi yatağında toplayan sıra dışı bir nehir. Bir yanı Beat’i, bir yanı Satan kilisesini, bir yanı yeraltını, bir yanı Sokrates'i hallaç pamuğu gibi savurup duruyor. Tuhaf bir esinti, kallavi bir fırtına!


Kübra Gedikli

Görünüşü narin, ruhu kodu mu oturtacak kadar sert! Sözcükleri tokada çeviren bir büyücü. Hayatın ve aşkın hem kanlı hem kırgın yanlarını aynı potada eriten öfkeli bir abide. Sürüklediği taşı seven taşkın bir sel.


Pelin Aybay

Sessizliği bir gürültü gibi kullanmayı becerebilen ender insanlardan. Melek kanatlı kuzgun. Ya da yarasa kanatlı melek. İkisi de olabilir, hiçbiri de. Yazar olduğu kesin ama. İyi yazar.


Metin Demirhan


Ölüm hiç kimseye yakışmaz. Ama metin'in üstünde durduğu kadar da hiç kimsenin üstünde eğreti durmaz. Karakalem'in ilk sayısındaki ilk yazısını, Türk Sineması'ndaki Tehlikeli Kadınlar'ı göremedi. Daha ilk gösteriminde kült mertebesine erişecek olan Baltam Gelecek Kellen Gidecek de yarım kaldı. Aslında yazılar filmler değil sadece, biz yarım kaldık.


Sesil Sar

Bakışını bir manifesto gibi kullanan sıkılgan peri. Kalemine ilham veren minik canlılarla düşüp kalktığından şüpheleniyoruz. Gün ışığını ve karanlığı aynı kutuya sığdırabilecek kadar Pandora.


Halil Gökhan

Düşüncesi kendinden hızlı ilerleyen ve hiçbir durakta durmayı beceremediği için sürekli ineceği yeri yanlışlıkla geçen bir hız ermişi. Asası var. Yeni konularda yeni fikirler geliştirmekten günübirlik aşkları kaçırdığı da oluyor bazen. Yok ya, olmuyor aslında. Çünkü asası var.


Tuba Tezcan

Sanırım sarışın. Ve çoğul bir durgunluk var duruşunda. Kırılgan ve yırtıcı. Her şeye aynı anda hâkim olmaktan kaynaklanan bir alçakgönüllülük ve güven! Aynı anda ayrı bir ikilem gibi ama değil. O da değil.

"Villie Valo böyle anlatılır işte"---


hislerinize tercüman olabildiysem sevindim:)
cheers!

http://www.himturkiye.com/forum/showthread.php?tid=4112&pid=98530#pid98530

23 Kasım 2009 Pazartesi

KARAKALEM 2 UZUN BİR ARADAN SONRA PİYASALARDA..




KARA PERDE'DE "Bir Beden Yüzlerce Karakter:Johnny Depp" yazımı bulabilirsiniz..


2. SAYIDA....

-Hayat 012345678910’dır: Hakan Günday

-Cadıların İnsan Avı: Aydilge

-İkinci Hayat: Hakan Bıçakçı

- Thomas de Quincey - Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet: Çağdaş Çetinkaya

-Berk İmgesi Üstüne Fragmanlar: Rafet Arslan
-(Kara Perde) Dead Man: Veys Çolak

-(Kara Perde) Bir Beden Yüzlerce Karakter: Melike Aslı Şahinsoy

-Şiirde Mana Osuruktur: Tamer Sağır

-İskarpin Giyme Pis Olur: Sami Özer

-Mor Işıklar Saçan Kadın (Anne Sexton): Yekta Yeniay

-Anne Sexton’dan Şiirler: (Çeviri) Nurduran Duman

-Büyülü Sözlük: Zeynep Çolakoğlu

-Marilyn Manson-Cehennemden Canlı Yayın: Emre Varışlı

-İsa ile Trajik Bir Akşam Yemeği: Erkan Doğanay

-Şeytan’ın Türkçe Sözlüğü: Sabri Kaliç

-Hasarsız Kul Olmaz: Cemal Avcı

-Diyalogo-1 (Sadık Yemni ile Söyleşi): Halil Gökhan

-“Kadınca Duyarlık”tan “Kadın Duyarlığı”na Şükufe Nihal: Mehmet Akif Ertaş

-Postmodern Divan Şiiri: Zeynep Zişan

-Modern Halk Şiiri: Tahir Akay

-Yeni Kurduğum Düşümde Dans Edecek Balerin Aranıyor: Çağdaş Yerlikaya

-Karakalem Bi Dünya: Ralph Hodgson / Çev: Volkan Hacıoğlu

Görseller:

Utku Atalay
Natalie Shau
Furkan Birgün
Stefenia Mikulec

Şiirler:

M. Fikret Kuşkan
Nurhak Kaya
Yaprak Ünvar
Melek Avcı
Şakir Özüdoğru
Ercan Özkan
Farma Nur Türk
Kenan Yücel
Emirhan Esenkova
Büşra Kurtar
Yaşar Karakoç
Kübra Gedikli
Duygu Öktem
Alper T. İnce
Sandi
Özlem Güner
Ergun Atila
Mustafa Burak Sezer

3 Eylül 2009 Perşembe

FELSEFİK FAB FOUR: THE BEATLES!


happiness is a warm gun
happiness is a warm gun, mama
when i hold you in my arms
and i feel my finger on your trigger
i know no one can do me no harm
because happiness is a warm gun
-yes it is.

Mutluluk (sıcak) patlamıs bir silah
Mutluluk (sıcak) patlamıs bir silah, anne
Seni kollarımda tuttuğumda
Parmağımı tetiğinde hissettiğimde
Biliyorumki kimse bana zarar veremez
Çünkü mutluluk sıcak bir silah
-evet öyle.



Kimi zaman bizi kucaklayıp çilek tarlalarına götürmüs, kimi zaman sarı bir denizaltına bindirip dalgalara karsı savastırmıs, bazen sana tüm gereken sevgi, bazen de mutluluk sıcak bir silahtır diyerek dibe çarpıp tekrar yukarı sıçramamızı sağlamıs, çiçek çocuklar gibi bir jenerasyona ön ayak olmus ve bir devri baslatmıs- öteki zamanlarda da Helter Skelter ile kaos yaratarak, punkın merkezine yolculuk kapılarını açmıs aynı zamanda dünyanın en bir seri katiline bile ilham kaynağı olabilmis garip bir grup The Beatles. Anlatmaya ise gücüm yetmez, o yüzden bu ise
hemen simdi burada soyunmak gibi bir niyetim yok. Kitap mı, elbette oturup anlatmak istesem haklarında bir değil, birçok kitap yazabilirim. Simdi ise baska bir seyden bahsetmek istiyorum.

Kültürel ve sosyal alt kimlik olusturmada önemli bir yeri var Beatles’ın. Jenerasyon X’lerin olusmasına yol açmakla kalmayıp bir yapıtası olarak Britpop felsefesinin kökenini olusturdular. British invasion - İngiliz istilası, milliyetin öne çıktığı bir söylem gelistirdi ve sınırları astı. 1964’te bu istilayı baslatan en büyük grup tabii ki The Beatles oldu.

The Beatles, Kuzey Amerika’ya ayak basar basmaz sansasyonların ardı arkası kesilmiyordu.


....devamı 46 Karakalem Mayıs 2009 sayısında..

29 Nisan 2009 Çarşamba

KIRKALTI KARAKALEM NİSAN 2009


YENİDEN KARAKALEM

2007 Ekim'inde Yüxexes Karakalem adıyla yayın hayatına atılan, geçtiğimiz son üç ayda yayınına ara veren Karakalem dergisi, değişen kapak tasarımı ve görsel yapısıyla, bu kez Kırkaltı Karakalem adıyla okuruyla buluşuyor. “Dışarıda” kalmayı tercih eden her türlü sanat, edebiyat oluşumunu içine almayı hedefleyen Karakalem, kara edebiyatın, şiddetin ve karşı duruşun estetiğini yakalamaya devam edecek. Genel Yayın Yönetmenliğini Altay Öktem'in, Fotoğraf Direktörlüğünü Mehmet Turgut'un yaptığı Kırkaltı Karakalem'in Nisan 2009 sayısı, 20 Mart'ta tüm Türkiye'de piyasaya çıkacak.

Kırkaltı Karakalem'in Nisan sayısında, “Batman Kara Şövalye” adlı filmi çevirdikten sonra aramızdan ayrılan Heath Ledger'ın müthiş oyunculuğu sayesinde tekrar gündeme gelen Joker karakteri, tüm yönleriyle inceleniyor. Hatta Joker, Karakalem sayesinde yeniden canlanıyor! Çünkü ünlü oyuncu Fikret Kuşkan, saatler süren kostüm ve makyaj hazırlıklarının ardından, bambaşka bir yüzle, gerçek bir Joker olarak geçti Mehmet Turgut'un objektifinin karşısına.

Kanlı insanlık tarihinin kazıklı kralı Vlad Tepes, nam-ı diğer Dracula da bu sayının kapsamlı dosyalarından biri. Eroin Güncesi adlı kitabıyla Yeraltı edebiyatımıza adını unutulmaz harflerle kazıyan ve umulmadık bir anda altın vuruşla aramızdan ayrılan Kanat Güner de, underground çevrenin yakından tanıdığı bir yazarın, Sandi'nin kalemiyle anılıyor.

Bir yanı şeytani, bir yanı komik bir çizer; Bahadır Baruter, hayatını her yönüyle anlatıyor Deniz Durukan'a. Bununla da kalmıyor, inanılmaz pozlarla çıkıyor Mehmet Turgut'un karşısına.

Cemal Süreya'nın ebeveyn motifine yaklaşımı kapsamlı bir biçimde incelenirken, Altay Öktem önemli Kürt şairi ve aydını Kemal Burkay'la geniş bir söyleşi yapıyor. Fotoğrafçı kimliğiyle Umay Umay, şair kimliğiyle Fikret Kuşkan, Celine yazısıyla Hakan Günday, Şeytan'ın Türkçe Sözlüğü'yle Sabri Kaliç, yazar ve müzisyen Aydilge, Hakan Bıçakçı, çizgi roman ve anime dosyaları, Chuck Palahniuk, Arundhati Roy incelemeleri, modern halk şiiri, postmodern divan şiiri derken, daha onlarca yazar ve sanatın bir “üst-dil” değil “dış-dil” olduğunu kanıtlayan onlarca konuyla dopdolu Kırkaltı Karakalem.

FİKRET KUŞKAN'IN GÖZÜNDEN JOKER

“Acımasız dünyadaki en büyük erdem şanstır”Joker bir şanstır. Eğer elindeki kartları doğru oynarsan. Aksi halde elinde patlar o şans. Bazen Kara Şövalye’deki Joker gibi elin ne kadar kötü gelirse gelsin, elindeki kartla tüm oyunu çevirebilirsin. Deha ve delilikle…

Fikret Kuşkan

“Delilik Yerçekimi Gibidir!”Tuhaf tabii, bir deste kâğıdın içinde tek farklı ve benzemez olan bir kâğıt. Gelir ve ortalığı karıştırır. Ve bir anda her şeyin yerine geçebilir. Senin yerine bile. Sonra bir bakarsın ki, o zaten hep senin içinde, bir yerlerde saklı kalmış. Sorun şu, bir yerde okumuştum; “sen sicili temiz ama ruhu kirli kalmış” olarak saklanırsın. Joker ise hep ortadadır.Fikret Kuşkan“Nedensiz Kötülük! Ya da en iyiyi seçip aşağıya çekmek”Aslında Joker’in kötülüğünün nedeni yok. Altında yatan bildiğimiz, geçerli bir hikâyesi de yok. Sebebi olan kötülüğü belki anlamaya çalışabiliriz. Ama saf kötü olan birçok insan var hayatta. Kötünün en büyük zevkidir, zaferidir en iyiyi seçip aşağıya çekmek. Belki de tabiat, iyiliğin karşısına kötülüğü koyarak sınavdan geçiriyor insanı.

Fikret Kuşkan

“Hak edilmiş bir kahramana değil, halkın istediği kahramana ihtiyaç duymak…”Yığın dediğimiz şeyin ardında sürü psikolojisi var. Sürünün dışına çıkanı kurt kapar derler ya, hayır! Gidip kurtların lideriyle arkadaş olur onlar. Yani kurt kapmaz onları.

Fikret Kuşkan

24 Nisan 2009 Cuma

Karakalem Kumpanya!


Hayko Cepkin ile tam tekmil müzikte Deniz Durukan ve ben iyi polis kötü polisi oynuyoruz...Evet, kötü polis benim... Sakın kaçırmayın derim... Lezizzz olacak;)

18 Kasım 2008 Salı

TIM BURTON’A YOLCULUK

corpse bride

“Cumartesi öğleden sonraları televizyonda “The Brain that Wouldn't Die”ı izleyerek büyüdüm. Kolu kopmuş bir çocuk vardı ve tüm duvar kana bulanmıştı. Bunu hiçbir zaman negatif olarak görmedim. Gerçek olmadığı sürece bu tip şeyler bana “boşaltıcı” gelirdi.

Çocukken gördüğünüz birçok şey sizinle birlikte kalır… Hayatınızın çoğunu deneyimi yeniden elde etmek için harcarsınız.”


Fantezi, korku ve bilim kurgu filmleri bizi başka bir dünyaya götürdüğü gibi, kendimiz hakkında da birçok şey anlatır. “Imaginery cinema” dediğimiz tarz ise, tamamen insanın hayal gücüyle doğar, deneyimlerinden beslenir ve yaratıcısının elinde şekillenerek karşımıza çıkar. Bu tür filmler çoğunlukla çekirdek kitleleri ile var olurlar.

Tim Burton filmleri sadece modern sinemanın ve popüler kültürün kalıplarını yıkmakla kalmadı, fantastik öyküyü animasyonla birleştirerek bambaşka bir tarz yarattı. Yakın film tarihinde bütün endüstriyi etkileyebilecek bu kadar orijinal bir tarz yaratmayı çok az insan başarmıştır. Fakat elbette, alanında tek olduğunu kanıtlayan Burton da, ileride başlı başına bir popüler kültür malzemesi haline geleceğini bilemezdi.


................devamı Karakalem sayı 1, Eylül 2007

DAVID BOWIE MÜZİĞİNDEKİ POST- KOLONİCİLİK VE ORYENTALİZM



Bazen bir düşünce, bir gelenek veya bir tarih bizim değilse, bizimkinden farklıysa, kendimizi ondan uzaklaştırırız ve onu ayrı bir yere koyarak yabancılaştırırız. Sonra, kimi zaman kendimizi tanımlamak için - ne olmadığımızı - kimi zaman da diğerlerini tanımlamak için bu “öteki”leri kullanırız. Takındığımız tavırlar, benimsediğimiz düşünceler bizim “öteki”ni algılamamız doğrultusunda değişiklikler gösterir. “Öteki”, doğası gereği kendisini tanımlayana bir nevi dominantlık hakkı tanır. Farkında olmadan, ki zaten çoğu zaman tanımlandığının da ayrımına varmadan. Ve efendi ve hizmetkarlar sahne alır birden… Sahipler ve köleler…

Süper güçleri olanlar kendilerini dünyanın efendisi ilan ederek, uzak ve farklı olanı, kendi medeniyet tanımlarına uymayanları bir çırpıda üçüncü dünya ülkesi konumuna taşıyıverirler. Ama bir zaman gelir birinci dünya ülkeleri üçüncü dünya ülkelerine özlem duyarlar ve oralardaki “egzotik” tatlardan haz almak isterler. Peki bu sırada ikinci dünya ülkeleri ne yapmaktadır? Ve kaç tane daha dünya ve bu dünyaların kaç tane daha ülkesi vardır? Bunlar ise üstünde durulması çok da önemli olmayan saçma sorulardır.

Bu esnada gözünü egzotizmin sihri bürümüş olan, farklı tatlara aç beyaz adam “uzak”taki sevgiliye şarkılar yazar. Tıpkı bir aşk şarkısı gibi, ulaşılmayana duyulan özlem gibi… Peki yazılan sözlerin altında yatan gerçek bu kadar da basit midir? Satır aralarında ne gibi anlamlar barındırır beyaz adamın Çinli bir kıza yazdığı masumane aşk şarkısı? Birazcık ırklar arası romantizmin kime ne zararı vardır ki?



“MÜZİK HAKKINDA DOĞRU OLAN HAYAT HAKKINDA DA DOĞRUDUR”

“Müzik hakkında doğru olan hayat hakkında da doğrudur.” demiştir Mandy Slade Velvet Goldmine’ın dramatik bir sahnesinde… Hiç çekinmeden, hiç abartmadan “hayatıma yön veren adam” diyebileceğim David Bowie’nin hayatından kesitler sunan, beni ben yapan Todd Haynes filminde. Filmde de göze çarpan David Bowie Iggy Pop yakınlığının doğurduğu ayrıcalıklı ürünlerden biridir “China Girl”.

......devamı için Karakalem sayı 4, Haziran 2008..

http://www.undergroundistanbul.com/ Şubat 2009 sayısı..

17 Kasım 2008 Pazartesi

KAYIP OTOBANDAKİ KESİK KULAKLI ADAM



“Ben daha fazla dayanamıyorum, I am deranged”, diye haykırdı toprağın altındaki mavi kadifeye sarılmış kesik kulak. Kırmızı perdeleri aralayıp, “Öyleyse seni kayıp otobandaki şeritlerle tanıştırayım” dedi Mulholand Çıkmazı’na doğru yol alan kovboy.

Fonda David Bowie’nin melankolik sesi rüyalara dalmaya davetkâr, umarsız, iç gıcıklayıcı iken, androjen bir porno yıldızı edasıyla Marilyn Manson beliriverdi ekranda, femme fatale Patricia Arquette ile. O sırada mystery man, florasan lambalar altında, elindeki kameranın kasetini değiştirmekle meşguldü.
Kafamı ikizce tepelerin arasından uzattığımda ise, elinde mavi anahtarla “Ateş benimle yürür!” diye bağıran David Lynch’i gördüm; mavi kadifeden bir elbise giymişti üzerine… Yoksa… Yoksa o kulak?

Şişşşt! Silencio, silencio!



.....................................devamı Karakalem Sayı 2, Mart 2008'de

4 Kasım 2008 Salı

...ve mavi kelebek uçup gider!

Emily’nin bedeninin, Victor’ı Victoria’ya bırakmasından sonra binlerce kelebeğe dönüşmesi, Emily’nin sonunda özgürlüğüne kavuştuğunu ve mutlu bir şekilde serbest kalarak fanilerin dünyasından tamamen ayrıldığını sembolize eder. Victor filmin başında mavi bir kelebek çizer. Aslında Panama’ya özgü olan mavi kelebek tek ve özel bir türdür ve tüm hayalleri gerçek kıldığına inanılır. Avrupa efsanelerine göre de, acımasızca öldürülen bir kadın hayata bir kelebek olarak geri dönecektir. Bu açıdan bakıldığında, Emily’nin sonunda binlerce kelebeğe dönüşmesi huzura erdiğini ve hayallerine kavuştuğunu gösterir bize.

("Durmuş Olsa Bile Bir Kalp Hala Atmaya Devam Edebilir mi?" adlı yazımdan... Karakalem, sayı 5)

11 Temmuz 2008 Cuma

Her okur yazardır, her yazar zaten okur...

KARAKALEM Okur - Yazar Buluşmaları başlıyor. 11 Ekim Cumartesi, saat 18.00'de Beyoğlu Mefisto'dayız. Hepimiz, ama hepimiz oradayız... Eksik istemiyoruz...

Her okur yazardır, her yazar zaten okur...

Karakalem 1. Okur-Yazar Buluşması

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...